Kur’ân, bütün çağların sesi-soluğu olma liyakatiyle serfiraz bir beyan mucizesi ve meleklerin ışığına pervane döndükleri kelam-ı İlâhî'nin en nurefşan ifadesidir. Bu itibarla da ne menbaı, ne hedefi, ne ilk temsilcisi/temsilcileri, ne de sinelerde bıraktığı tesir açısından lakayd kalınacak bir kitap değildir.
Kur’ân, anlaşılmak ve anlatılmak için Allah rahmetinin insan akl ü idrakine en büyük armağanıdır. Onu anlamak hem bir vazife hem de bir kadirşinaslık; anlatmaksa onun nuruna muhtaç gönüllere saygı ve vefanın ifadesidir.
Artık bugün, en âmiyâne bakışlar dâhi, Kur’an’ın ne denli kâinatla içli-dışlı olduğunu sezebiliyor, O’nun varlık adına beyanlarındaki isabeti görüyor, mesajlarındaki güç ve nûrâniyet karşısında hayret ve hayranlıktan kendilerini alamıyorlar.
Her istidatlı gönül, samimiyet ve Hakk'a teveccühünü ortaya koyarak 'Allah rızası ve hakikatin vuzuh ve inkişafı' der yürür Kur’ân’ın enginliklerine, o bahr-i bîpâyânın derinliklerine doğru. Sahib-i şeriat rehberi, muhkemât elinden düşürmediği feneri ve selef-i salihîn de kılavuzları yürür tedebbürle, temkinle, teemmülle ve nefsaniliğine takılmadan o sonsuz ufuk cânibine…
Varlığı didik didik edip, onun, gâye, muhtevâ ve esaslarını herhangi bir tereddüde meydan vermeyecek şekilde açıklayıp ortaya koyan bu Kur’an’dır!
Kur’ân’da her şey vardır ama herkes her şeyi O’nda olduğu gibi göremez. Gazalî’nin İhyâ’sında işaret ettiği gibi, Kur’ân-ı Kerîm’in sarîh ve zâhirî ma’nâlarını havas gibi avâm da anlayabilir; bâtınî ve gizli ma’nâlar ise müdakkik ve mütefekkir ilim erbabına mahsustur.
Kur’ân’ı doğru anlamak, doğru yorumlamak bizim için bir vazife olduğu gibi ona karşı da bir vefa borcudur. Böyle bir borç ve vazife de, ilim, irfan ve ilhamların sınırlılığı çerçevesinde her müstaid ve donanımlı ferdin müktesebat ve Hakk'a müteveccih yaşamasına vabestedir.
Kur’ân okurken kelimelerin yanlış telaffuz edilmesi doğru değildir. İnsan, doğru öğrendiği hâlde sürç-i lisan veya hata ile yanlış okuyabilir. Allah bundan dolayı –inşâallah– onu muaheze etmez. Ancak kişinin doğru okuması biraz gayretle mümkünken, bu işe fazla önem vermeyip lâkayt ve laubali kalması, Kur’ân-ı Kerim’e karşı bir saygısızlık sayılır.
Kur’ân, Kıyamet’e kadar insanların münasebetdar olacağı ilimlerin hiç birini ihmal etmeden her sahada işâret taşlarını koyarak nihaî sözü söylemiş ve insanların ulaşacakları zirvelere bayrağını dikerek, kendisine akıl, idrak ve düşünce bahşedilen insanı bu sahalarda araştırma ve çalışma yapmaya teşvik etmiştir.
İyi bir eda, tatlı bir sadâ ve hâlis bir niyetle okunan Kur’ân-ı Kerim, başkalarının da Kur’ân’ı sevmesine vesile olacağı için bizzat Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından teşvik görmüştür.
Sonsuzun, kelime ve harfler dünyasında parıldayan ışığıdır Kur’ân. İns u cinnin duygu, düşünce ve his atlasında melekutun sesi-soluğudur Kur’ân. Gün gelip de O, en müstesna bir sadef içinde inciye dönüşünce, işte o zaman, söz sarraflarının gözleri de, sararıp solmayan ve renk atmayan bir güzellikle buluştu. |***
Kur’ân, o çağda, Sahabe ünvanıyla öyle bir nesil yetiştirmiştir ki, bu nesil meleklerle eş değerdedir dense mübalâğa edilmiş sayılmaz. Aslında O, bugün bile, yürekten kendine yönelenlerin gönüllerini aydınlatmakta ve O’na ruhunu açabilenlere varlığın en mahrem sırlarını fısıldamaktadır.