Kur’ân, tükenmez kelime hazinelerinin altın anahtarı, iman da, bu esrarlı anahtarın dişleri ya da şifreleridir. Bu anahtar ve bu şifreleri elinde bulunduran birinin kâinat, eşya ve insanla alâkalı temel meselelerde başka bir şeye ihtiyaç duyacağına ihtimal vermiyoruz.
Kur’ân, anlaşılmak ve anlatılmak için Allah rahmetinin insan akl ü idrakine en büyük armağanıdır. Onu anlamak hem bir vazife hem de bir kadirşinaslık; anlatmaksa onun nuruna muhtaç gönüllere saygı ve vefanın ifadesidir.
Kur’an, levh-i mahfûzun en nâdide pırlantası olarak nâzil olduğu zaman, eşi-menendi olmama gibi bir mazhariyetle nâzil olmuştu... Bugün de aynı parlaklık ve kıymetini, hatta daha da arttırarak bütün ihtişâmıyla devam ettirmektedir. Gelecek yıllar ise O’nun, güneşlere tâç giydireceği yıllar olacaktır.
Kudreti Sonsuz, iki cihan mutluluğunu Kur’ân’ın kılavuzluğuna bağlamıştır. O’nun rehberliğine başvurulmadan kat’iyen hedefe ulaşılamaz; O’nun vesayetine sığınmayan yolcular da dökülür, yollarda kalırlar.
Allah’ın insanoğluna bahşettiği sıhhat ve âfiyeti, istîdât ve kabiliyeti, imkân ve kuvveti en iyi şekilde değerlendirme ve bu mevhibelerden hakkıyla istifâde etme yollarını gösterip insanları birbirine “bâr” olmadan kurtaran Kur’ân’dır.
Kur'ân'ı anlamak herkesin hakkı ve anlatmak da doğru bilenlerin vazifesidir. Bilmeyenler her zaman onu anlama peşinde olmalı, bilenler de bütün idrak ve ihsas güçlerini onu doğru yorumlayıp doğru ifade etmede kullanmalı ve onun anlaşılmasını daha bir yaygınlaştırmalıdırlar.
Her istidatlı gönül, samimiyet ve Hakk'a teveccühünü ortaya koyarak 'Allah rızası ve hakikatin vuzuh ve inkişafı' der yürür Kur’ân’ın enginliklerine, o bahr-i bîpâyânın derinliklerine doğru. Sahib-i şeriat rehberi, muhkemât elinden düşürmediği feneri ve selef-i salihîn de kılavuzları yürür tedebbürle, temkinle, teemmülle ve nefsaniliğine takılmadan o sonsuz ufuk cânibine…
Kur’ân’da her şey vardır; fakat çapına, azametine, önemine, mâhiyet ve kıymetine göre vardır.
Her yeninin eskiyip partallaştığı, her tazenin sararıp renk attığı şu fani dünyada, her zaman rengârenk ve taptaze kalabilen bir şey varsa, o da Kur’ân’dır. Evet O, indiği günden beri, onca muhalif rüzgâra, beklenmedik soğuğa, buza ve vakitsiz yağan kara, yer yer sertleşen atmosfere, değişen şartlara rağmen hep orijinini koruyup semavî kalabilmiş tek kitaptır.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Kur’ân okuyan bir insan, Allah ile konuştuğunu söylese ve yemin etse yemininde hânis olmaz.” buyurmaktadır. Kur’ân okurken Allah ile konuştuğunun şuurunda olan bir insan, mutlaka kendine çeki-düzen verecektir.
Kur'ân-ı Kerim, nazmının âlemşümul enginliği ve ebedlere kadar herkese bir şeyler anlatabilme derinliğiyle hususi ve müstesna bir kitap olması müsellem, farklı çağlara, farklı milletlere ve değişik ilmi seviyedeki insanlara hitap edebilme ve muhataplarınca rahat anlaşılma gibi özelliklerinin yanında hafî, müşkil, mücmel, müteşabih türünden derin yanları da bulunan hikmetnüma bir beyan mecmuasıdır.
Hazreti 'Allâmü'l-Guyûb'dan gelen bu mucize beyanın dışında yanılmayan ve ihtimallere emanet edilmeyen hiçbir bilgi kaynağı yoktur. Kur'ân'dır ki her şeyi açık, net ve doğru olarak vaz'eder; yanılmaya açık hususların ve teemmüle emanet boşlukların doldurulmasındaki hataları da bizim idraklerimize verir.