Kur’ân’ın gölgesinin gezindiği en karanlık devirler bile, birer altın çağ haline gelmiştir. Aslını duyup yaşayanların dönemleri ise Cennet sabahlarından farksızdır. O’nun eşiğine başkoymuş olanlar meleklere eş, O’nun aydınlık ikliminde canlı-cansız her varlık da kardeştir.
Kur’ân öyle ışık kaynağı bir Kitab’dır ki; gönül verip arkasına düşenlerin ruhlarında hürriyet düşüncesi, adalet anlayışı, kardeşlik ruhu ve başkaları için yaşama arzusunu tutuşturarak, etten-kemikten varlıklara melekleşme âdâbını öğretip, onlara, iki cihan mutluluğuna giden yolları gösterir ve bu yolda kapıları ardına kadar açar...
Kur’ân, bütün çağların sesi-soluğu olma liyakatiyle serfiraz bir beyan mucizesi ve meleklerin ışığına pervane döndükleri kelam-ı İlâhî'nin en nurefşan ifadesidir. Bu itibarla da ne menbaı, ne hedefi, ne ilk temsilcisi/temsilcileri, ne de sinelerde bıraktığı tesir açısından lakayd kalınacak bir kitap değildir.
Kur’ân, atmosferine çekebildiği talebesini öyle yumuşatır, öyle inceltir, öyle yoğurur ve şekillendirir ki, insan kendi kendine bir şey olacaksa, ancak bunun sayesinde olur; hattâ çok defa, olmazlar bile O’nun gölgesinde tabiî bir oluşum sürecine girer; girer ve herkesi dehşete sevkeder.
Arkasına aldıklarını, şaşırtmadan, yanıltmadan maksada ulaştıran en son, en kâmil söz Kur’ân’dır.. her zaman, herkes tarafından gayet kolaylıkla tilâvet edildiği halde, söylenmesi imkânsız olan da yine O’dur.
Kur’ân, yeryüzünü şereflendirdiği o ilk dönemde, hem ruhlarda, hem akıllarda, hem de gönüllerde tasavvuru imkânsız öyle bir tesir icra etmiştir ki, O’nun o ışıktan atmosferinde, yeniden hayata uyanan nesillerin mükemmeliyeti, O’nun hakkında başka mucizeye ihtiyaç bırakmayacak ölçüde bir harikadır ve bu insanların, dinleri, diyanetleri, düşünce ufukları, ahlâkları, kulluk esrarına vukufları ve marifetleri açısından benzerlerini göstermek de mümkün değildir.
Kur’ân’da her şey vardır ama, kendi zâtında gaye ve hedef olarak değil, Sâni’in ma’rifet ve azameti namına vardır. Bir yazıda ‘a’ harfi, kendinden çok, yazanın san’at ve kabiliyetini gösterdiği gibi, Kur’ân âyetleri de, Allah’ı tanıma ve bulmada birer mukaddime ve delil yapılsın, tefekkür ve teemmülle ibret alınsın diye vardır.
Allah’ın insanoğluna bahşettiği sıhhat ve âfiyeti, istîdât ve kabiliyeti, imkân ve kuvveti en iyi şekilde değerlendirme ve bu mevhibelerden hakkıyla istifâde etme yollarını gösterip insanları birbirine “bâr” olmadan kurtaran Kur’ân’dır.
Kur’ân, kâinata, eşya ve insan hakikatına fevkalâde çarpıcı bir uslûpla farklı bir bakış ortaya koymuştur ki, bu bakışla O, topyekün varlığı ve varlık içinde insanı bir bütün olarak ele alır ve tek bir noktayı bile ihmal etmeden her şeyi yerli yerine oturtur. Parçaların bütünle münasebetlerini, bütünün kendi cüzleri karşısındaki yerini en ince özellikleriyle sergiler.. ve bu koskoca ‘kitap’ ve muhteşem meşherle alâkalı insanın içinden geçen en küçük sorulara dahi değişik cevaplar verir.
İnsanın; kalbî, ruhî ve fikrî hayatını tanzim edip ona en yüksek hedefleri gösteren ve elinden tutup gösterdiği hedeflere ulaştıran; ona, lütufla, merhametle, şefkatle, adaletle muameleyi emredip ve onunla kötülükler arasında, âdetâ aşılmaz engeller koyan yine o Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyân’dır.
Kur’ân, ilâhî sözlerden nazmedilmiş bir beyan gerdanlığı, ilim feyezanlı beşer idrakinin son durağı ve lâhûtî ibrişimlerden örülmüş bütün varlığın haritasını resmeden incelerden ince bir danteladır.
Kur’an, levh-i mahfûzun en nâdide pırlantası olarak nâzil olduğu zaman, eşi-menendi olmama gibi bir mazhariyetle nâzil olmuştu... Bugün de aynı parlaklık ve kıymetini, hatta daha da arttırarak bütün ihtişâmıyla devam ettirmektedir. Gelecek yıllar ise O’nun, güneşlere tâç giydireceği yıllar olacaktır.