Allah’ın insanoğluna bahşettiği sıhhat ve âfiyeti, istîdât ve kabiliyeti, imkân ve kuvveti en iyi şekilde değerlendirme ve bu mevhibelerden hakkıyla istifâde etme yollarını gösterip insanları birbirine “bâr” olmadan kurtaran Kur’ân’dır.
Kur’ân, belli bir devrin değil, bütün zaman ve mekânların ve bütün insanlığın Kitabı’dır; hattâ, insanlarla beraber cinlerin de Kitabı’dır.
İbn-i Mes’ûd hazretleri, “Kur’ân’da her şeye ait ilim indirilmiş ve her şey beyan edilmişse de, bizim ilmimiz O’ndaki her şeyi anlamaya yetmez” derken, Hazreti İbn-i Abbas, “Devemin ipi kaybolsa, onu herhalde Allah’ın Kitabı’nda bulurum” demekte, İmam Süyûtî ise, Kur’ân’da bütün ilimlerin yer aldığını ifade etmektedir.
Kur’ân, bütün çağların sesi-soluğu olma liyakatiyle serfiraz bir beyan mucizesi ve meleklerin ışığına pervane döndükleri kelam-ı İlâhî'nin en nurefşan ifadesidir. Bu itibarla da ne menbaı, ne hedefi, ne ilk temsilcisi/temsilcileri, ne de sinelerde bıraktığı tesir açısından lakayd kalınacak bir kitap değildir.
Her yeninin eskiyip partallaştığı, her tazenin sararıp renk attığı şu fani dünyada, her zaman rengârenk ve taptaze kalabilen bir şey varsa, o da Kur’ân’dır. Evet O, indiği günden beri, onca muhalif rüzgâra, beklenmedik soğuğa, buza ve vakitsiz yağan kara, yer yer sertleşen atmosfere, değişen şartlara rağmen hep orijinini koruyup semavî kalabilmiş tek kitaptır.
Kur’ân, kat’iyen beşeriyetin çocukluk dönemlerinde mahallî risaletler çerçevesinde kalıp zaman ve mekân hudutlarını aşmayan, aşamayan diğer beyanlar gibi değildir; O, bütün zamanları, mekânları aşan ve itikaddan en küçük âdâbına kadar, bütün insanlığın ihtiyaçlarını cevaplayan engin ve zengin bir mucizedir ve O, bu derinliğiyle bugün dahi herkese ve her şeye meydan okuyabilecek güçtedir.
Kur’ân, o inceden inceye tafsillerinde, ne akıllarda, ne mantıklarda, ne kalblerde, ne de hislerde herhangi bir boşluğa meydan vermez; O, insanın akıl, şuur, his ve idrakini öyle bir kuşatır ve dediklerini öyle bir kabul ettirir ki, O’nun bu aşkın tesiri karşısında âdeta insan, sıfat dairesini aşmış da Hazreti Zât’a açılmış hak yolcuları gibi hayretten dehşete, dehşetten kalaka yürür ve haşyetle iki büklüm olur.
Kur’ân, bütüncül bakışı ve ihata eden engin ifade ve üslubunun yanında, muhteva ve mana genişliği, beyan inceliği, herkesin ilim ufkuna göre açılma sihri ve ruhlara nüfuzu sayesinde öyle bir güce sahiptir ki, önyargısız olmaları şartıyla ulaşabildiği herkesi büyülemiş ve başlarını döndürmüştür. Dostlar onu taklit şevkiyle, düşmanlar onun sesini kesme hıncıyla yıllar ve yıllar boyu aynı malzemeyi kullanmış, aynı konuları seslendirmeye çalışmışlardır ama kat'iyen onun üslubunu yakalayamamış ve o enginlikte bir beyan ortaya koyamamışlardır.
Kur’ân, Kıyamet’e kadar insanların münasebetdar olacağı ilimlerin hiç birini ihmal etmeden her sahada işâret taşlarını koyarak nihaî sözü söylemiş ve insanların ulaşacakları zirvelere bayrağını dikerek, kendisine akıl, idrak ve düşünce bahşedilen insanı bu sahalarda araştırma ve çalışma yapmaya teşvik etmiştir.
İnsanın, komutanının karşısında emir tekrarı yapıyor gibi kelimesi kelimesine ve her kelimenin ruhî seviyesine göre üzerine basa basa, onlardan zevk duya duya ve o kelimeleri âdeta içiyor gibi okuması, Kur’ân’a ve Sahib-i Kur’ân’a karşı saygısının ifadesidir.| ***
Kur’ân, değişik dalga boyundaki ışık ve renklerini yeryüzüne salarken, kadirşinas ruhlar da gözlerini ondan hiç ayırmamış ve bütün gönülleri ile O’na yönelmişlerdir.. evet O, bir çağlayan gibi göklerden gönüllere boşalırken, hüşyar sineler de, bağırlarını O’na açıp, damlasını bile zayi etmemeye çalışmışlardır.
İyi bir eda, tatlı bir sadâ ve hâlis bir niyetle okunan Kur’ân-ı Kerim, başkalarının da Kur’ân’ı sevmesine vesile olacağı için bizzat Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından teşvik görmüştür.